İş mi Yok Çalışan mı?

Yeni bir projeyi belirli bir noktaya getiren her girişimci, sıkıntılı bir sürece gitgide yaklaşıyor demektir ülkemizde. İşler yolunda gidiyordur, kadronun artık yavaş yavaş kalabalıklaşma zamanı gelmiştir. Gerek teknik, gerek idari personel arayışı başlamış, hatta projenin alanına göre, hiç hoşlanmadığım bir sınıflandırma olduğunu düşündüğüm mavi yaka istihdamı masaya gelmiştir artık. İşte o noktada sorgulamaya başladığınız bir şey var, Türkiye’nin işgücü piyasası. Her zamanki tartışmaya farklı bir gözle bakmaya ne dersiniz; iş mi yok personel mi?

Diğer toplumlarda durum nasıl bilemiyorum fakat bir çok alanda olduğu gibi işgücü piyasası açısından da oldukça enteresan bir topluluk olduğumuzu itiraf etmemiz gerek. Fakat ondan önceki itirafı kendimize yapmalıyız. İşverenler olarak maalesef makul çalışma koşulları sağlayamıyoruz. Daha önceki yazılarımda bu konularda bazı detaylara değinmiştim. İşveren olmanın patron olmaktan farklı bir kavram olması gerektiğini ve Türkiye’de dürüst ticaret yaparken, çalışanlarınıza en iyi koşulları sağlarken karşılaştığınız zorlukları dile getirmeye çalışmıştım.

Ama madem dürüst olmaktan bahsediyoruz, elimizi vicdanımıza koyarak masanın diğer tarafının durumunu da mümkün olduğunda tarafsız bir gözle değerlendirmemiz gerek.

Ben bir insan kaynakları uzmanı değilim. Kendi şirketlerimde maalesef böyle bir departman kurabilecek, işi profesyonellere bırakabilecek durumum da hiç olmadı. O nedenle belirtmem gerekir ki, kişisel ve –bu alanda- amatör gözlemlerime dayalı yorumlar yapmaktan fazlası gelmiyor elimden. İşin iyi tarafı, bu yorumları yapabilecek kadar fazla gözlem şansım oldu. İş arama sürecinde olan arkadaşlara belki faydası olur diye çok sık karşılaştığım bir kaç konuyu yazmak istedim.

Dürüstlük mü dediniz?

Üzülerek belirtmem gerekir ki, ülkemizde bir çok alanda olduğu gibi iş başvuru süreçlerinde de dürüstlük kavramı tamamen unutulmaya yüz tutmuş durumda. İlanlarınıza dönüş yapılan özgeçmişler ile görüşmede karşınıza çıkanlar arasındaki uçurum aklın sınırlarını zorlayabiliyor artık. Öyle ki, firmanızın internet sayfasından çalıştığınız alanlara, ülkelere bakıp, özgeçmişini ona göre düzenleyenlerle bile karşılaşabiliyorsunuz. Hatta internette sayfanızı üzerine kurduğunuz wordpress temasında düzeltmeyi unuttuğunuz, ülkemizde faaliyet alanının bile olmadığı bir bölümle ilgili tecrübeyle karşılaşabiliyorsunuz dinlediğiniz adaylarda.

Unutmamak gerekir ki, dürüstlüğümüz hayatımız boyunca bizimle birlikte yürüyen bir değerdir. Yeni işler, farklı şirketler ve girişimler içinde bulunmanız hiç fark etmez. O sizi hep takip eder ve er ya da geç bir yerde yakalar. Hele ki iş dünyanın küçük olduğu bir şehirdeyseniz, yakalaması sandığınız kadar da uzun sürmez. O yüzden dürüstlüğü asla ikinci plana itmeyin.

Peki iş arayanların bir bölümü dürüst değil de, işe alacak firmalar çok mu dürüst?

Uzun yılların birikimi sonucu, ülkemizde tamamen kontrolsüz, cezai yaptırımların olmadığı, ahlaki temellerin büyük ölçüde çöktüğü bir iş dünyasına sahip vaziyette. Birçok firma çalışanlarına ileriye dönük olarak verdiği sözleri yerine getirmediği gibi, temel ve yasal haklarını bile vermemiş durumda. Bunun sonucunda, piyasada firmalara ve sözlerine karşı kısmen de haklı olan bir ön yargı var. Öyle ki, birçok durumda, iş görüşmemizin sonunda, bizimle çalışmasını istediğimiz adayı rahatlatmak ve güvenini kazanabilmek adına o anda bünyemizde çalışan her kademeden personelimiz ile sohbet edebilmesini sağlayacak bir ortam hazırlamak durumunda kalıyoruz.

Sertifikalara aldanmak

Özellikle işsizliğin arttığı dönemlerde giderek artan ve yayılan bir furya oluyor sertifikalar. Kalite yönetimi ve dış ticaret uzmanlığı sertifikaları, ISO eğitimleri, son dönemde C sınıfı da olsa iş güvenlik uzmanlığı gibi sertifikaların yazılmadığı özgeçmişler sanıyorum bir elin parmağını geçmiyor artık. Herkes her konuda uzman. Bu uzmanlığın bedeli ise bir kaç yüz lira, bir kaç saat ufacık odalar sunum izletilmesi ve gösterişli kutular içerisinde konulmuş, üzerinde “Sertifika” yazan bir kâğıt parçası.

Birçok üniversitemiz bile (gerçi ülkemizde kaç tane “üniversite” var, o ayrı bir tartışma konusu ama), kendi bünyesinde veya anlaşma sağladığı eğitim kurumları ile birlikte, mezuniyet öncesi adeta paketler halinde sertifika da dağıtıyor öğrencilerine.

İşin kötü yanı, sertifika sahipleri bunun tamamen göstermelik olduğunun farkında ama, anne-babalarına insan üzülüyor. Çünkü öyle allanıp pullanıyor ki bu sertifikalar, onlar için adeta evladının yeterliliklerini gösteren bir övünç kaynağı. Bilmiyorlar ki adayın özgeçmişinde yazan “ISO 16949”un bırakın içeriğini, hangi sektörle alakalı olduğunu bile bilmediğini.

Uzun lafın kısası, o sertifikalar kişinin kendini kandırmasından başka bir şey değil. PMP, CIA, CRMA, CPA falan konuşuyorsak onlar ayrı tabi.

Öncelikleri belirlemek

Zaman içerisinde gördüğüm bir diğer eksiklik ise, özellikle işsizlik süresi uzadıkça, adayların önceliklerinin farkında olmamaya başlaması. Ücret, yan haklar, işinizin evinize uzaklığı, çalışma saatleri, eğitimler, kendinizi ne kadar geliştirebileceğiniz vs. derken, mutlaka bir önceliğiniz olmalı. Nasıl ki karşınızdaki işverenin maliyet, tecrübe, yaş vs. gibi kendine göre öncelik kriterleri var ise, sizin için de bu geçerli. Ne istediğinin farkında olmayan, hayalleri, beklentileri olmayan birisinin firmanıza ne katabileceğini ister istemez sorguluyorsunuz.

Özgeçmiş hazırlamak bu kadar zor değil

Gelelim hepsinin başına koymamız gereken konulara. Düzgün, derli toplu bir özgeçmiş hazırlamak, bunu güzel bir formatta sunmak bu kadar zor değil gerçekten. Karşınızdakinden size karşı saygı, farkındalık, hoşgörü beklerken, siz daha ilk adımdan ona umursamaz bir şekilde yaklaştığınızda ne yazık ki işler pek de olumlu gitmiyor. Aynı şekilde, görüşmeye zamanında gelmek, gelemeyecekseniz bunu haber vermek gibi ufak detaylar sanıldığından çok daha fazla önem arz ediyor.

Bir yerden başlamak gerek…

Şartların hak edilen gibi olmadığının, işveren kanadının hep bana dediğinin, ekmeğin gerçekten aslanın midesinde olduğunun, dürüstçe verilen emeğin karşılığında insanca ve hakça yaşamak için gerekenlerinin alınabilmesi gerektiğinin, sevgi, saygı ve özverinin ancak karşılıklı olabileceğinin farkında olan birisi olarak şunu da eklemeden bitirmek istemedim;

Şartlar ne olursa olsun, şartları beğenmeyip evde oturmaktan daha iyidir emek vermek. Evde boş oturulan o günler, eninde sonunda bir yerde insanın karşısına çıkıyor ve boşa geçirdiği zamana pişman oluyor. Yolumuz uzun, ama bir yerden başlamak gerek…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir